Dayanışma Ekonomilerinin Gereklilikleri ve Örgütlenme Pratiklerine Dair Öneriler-2

Deniz Yürür

İlk bölümde dayanışmaya dayalı üretim/tüketim birimlerini neden oluşturmamız gerektiğine dair çeşitli argümanlar aktarıp, daha pratik önerileri bu bölümde sıralayacağımızı belirtmiştik. Gerek dünyada gerekse de ülkemizde kapitalizmin çözüm üretemediği sorunları gören ve bu sorunlardan olumsuz etkilenen pek çok insan yeni dayanışma birimleri yeşertmek ve mevcut birimleri güçlendirmekle uğraşıyorlar. Bu nüveleri çoğaltmak ve kendi aralarındaki ilişki ağlarını daha sıkı örebilmek adına aşağıdaki öneriler üzerine tartışılabileceğini düşünüyorum.

Temel İhtiyaçlar

Kendi üretim ve tüketim ağımızı kurmak için öncelikle elimizde neler olduğuna bakalım. Elimizde neoliberal politikalar nedeniyle sosyal ve ekonomik alanlardan çekilerek bu alanları piyasa unsurlarına bırakan, giderek daralan bir devlet ve piyasa mekanizmalarıyla talan edilen, tehdit altında bir kamusal alan var. Devletin kamusal görevlerini daha az yerine getirdiği bu durumun özellikle emekçi kesimler için zor çalışma koşulları ve kötü ekonomik sonuçlar doğurduğunu gözlemliyoruz. Bu akışın karşısında alternatif kamusallık denemeleri ekseninde belirli düzeylerde kurabildiğimiz “yeni nesil” diyebileceğimiz üretim ve tüketim kooperatifleri veya girişimleri var.[1] Bu kooperatif ağının genişletilmesi ve koordinasyonu alternatif kamusallık stratejisinin önemli bir kısmını oluşturuyor.

Nihai hedefimizi gıda, giysi ve barınma gibi yaşamamız için zorunlu olan temel tüketim nesnelerinin üretilmesi ve adaletli dağıtımı olarak belirleyebiliriz. Özellikle gıda toprağa, giysi üretimi teknolojiye ve barınma hem teknoloji hem de toprağa dayandığı ve bu girdilerin hepsinin kontrolü sermayenin elinde olduğu için aslında en temel ihtiyaçlarımız en zor üretilecek ürünler… Kapitalizmin tarihsel olarak halk kitlelerini hem ekonomik hem de sosyal bağlar itibariyle parçalayarak bu temel ihtiyaçları üretemeyecek şekilde konumlayarak proletaryalaşma sürecini bu şekilde yönlendirdiğini biliyoruz. Bizler de temelde bu üçünü elde etme mücadelesi kapsamında işçi sınıfı olarak emeğimizi satmak durumunda kalıyoruz.

Bir diğer tarihsel yol bu temel ihtiyaçları elde etmek için siyasal iktidarın alınması olarak formüle edilse de bu yolda kurulan aygıtların demokratik olgunluğa sahip olamadığı ve belirli düzeylerde otoriter sonuçlarla karşılaştığımız pek çok tarihsel deneyim yaşadık. İktidarın alınması mümkün olsa bile bu durum sosyalizmin ekonomik yapısının kurulması görevini ertelemek şöyle bir dursun, tam tersine en hızlı şekilde kurulmasını gerektiriyor olacağından dolayı aslında her türlü bu yazıdaki konuları tekrar tartışmak gerekecek.

Elimizde Kazova gibi belirli deneyimlerde gördüğümüz işyeri işgal ve işletme deneyimleri, bazen de kuruluş sermayesi işçiler tarafından toplanabilmiş bazı üretim kooperatifleri var. Ayrıca günden güne yaygınlaşan, birbirleriyle temas etmeye başlamış tüketim kooperatiflerimiz de bulunuyor.

Üretim kooperatiflerinin belirli bir sermaye toplanabildiği durumlarda temel ihtiyaçlar seviyesinde üretim gerçekleştirilebileceğini deneyimledik. Kapitalist sistem içinde bunları çoğaltmamızın önündeki engel sermaye girdimizin genel olarak yetersiz olması. Bazı temel ihtiyaç maddelerini üretebiliyor olmak oldukça ileri bir adım, fakat maalesef bu temel ürünleri birbirleriyle bağlayamazsak, yani zeytin ve sütün yanına biraz ekmek, biraz peynir koyamadıkça sistemin çarklarından kaçınmak mümkün olamıyor. Yani tekil ürünlerin yanında üretim girdisi ve çıktısı olarak ürün gamlarının da genişletilmesi, kapitalizme bağımlılığın azaltılabilmesi için önem taşıyor.

Ayrıca tarımsal alanda üretip, tüketim kooperatiflerinde dağıtmaya başladığımız ürünler kapitalist sistem çerçevesinde sermaye birikimini arttırmayı sağlayacak uç ürünler değil. Evet havuç iPhone’dan çok daha yaşamsal ve önemli; kullanım değerlerini tartışmak bile abes ama maalesef iPhone’un kar marjı çok daha yüksek. iPhone bu haliyle sermaye birikimi sağlamak için çok daha “değerli”. Aslında bu durum sermaye birikimi sorunumuza bir cevap veriyor:

Temel nitelikli ihtiyaç ürünlerini kollektif şekilde üretmek için gereken yüksek sermaye girdisini sağlayacak yüksek nitelikli metalar üretmemiz gerekiyor.

Yani sistemin çarklarından kaçmak için sistemin çarklarına daha fazla dahil olmak. Zor bir dilemma kuşkusuz ve kulağa gayet de çelişkili geliyor. Dilerseniz birlikte düşünüp, bir çıkış stratejisi oluşturmaya çalışalım…

Yüksek Katma Değer Sağlayan Metaların Üretimi

Öncelikle neden değişim değeri yüksek metalar üretmek gerektiğine değinelim. Bunu tercih etmemizin öncelikli sebebi tüm temel ihtiyaçlarımızı karşılamaya yönelik üretimin ciddi bir sermaye birikimini gerektirmesi. Elimizde harcayabileceğimiz emek halihazırda bulunsa da emeğin şekillendireceği hammaddelerden, mekândan (yani topraktan) ve temel ihtiyaçlar için gerekli olan ve elde edilmesi hiç de kolay olmayan üretim araçlarından yoksunuz. Zaten oyun bilerek bu temel ihtiyaçları karşılayamamamız üzerine kurulmuş. Bunları basitçe karşılayabiliyor olsaydık, emeğimizi de satmamız gerekmeyecekti.

Bu durumda ancak daha kolay bulunabilir üretim araçları, daha fazla değer sağlayan hizmet faaliyetlerini araç olarak kullanarak nihai hedef olan temel ihtiyaçları karşılamaya yönelik hem sermaye, hem teknoloji, hem de bilgi birikimine ulaşmaya çalışabiliriz.

Aşağıdaki şemada üç önemli temel ihtiyaç kalemini sermaye girdisi gerektirmeleri nedeniyle kırmız olarak işaretledim. Sermaye girdisi/çıktısını temsilen yeşil okları kullandım.

Peki yüksek katma değer sağlayan metaları üretmeyi nasıl başaracağız? Aslında bu soru zor gibi gözükse gelişmeler bizi destekler nitelikte. Bir araba veya örnek verdiğim gibi bir iPhone üretmek hem fiziki, hem de düşünsel yatırımın (ar-ge, teknoloji vs.) devasalığı nedeniyle tabii ki gerçekçi değil, ama bilginin ve hizmetin görünmez diyarlarına adım atıp yüksek nitelikli ürünler üretmeye başlamamız bugünden pekala mümkün. İşinden memnun kaç bilgisayar mühendisi veya yazılımcı biliyorsunuz? Veya çağrı merkezinde mutlu olabilen birisini gördünüz mü? Bilim yapmaya çalışıp, belirli objektif kriterleri savunmaya çalıştığı için işinden atılan akademisyenlerden haberiniz vardır herhalde… Çeviri yapan, basılı, görsel, işitsel içerik üreten insanların sayısı da hiç az değil. Gördüğünüz üzere beyaz yaka olarak adlandırabileceğimiz pek çok kişi, belirli bilinç seviyesinde olanlar veya sadece başka bir üretim için çıkar yol göremeyenler sistemde önemli bir gücü ve potansiyeli içinde barındırıyorlar. Üstelik bilgisayar, kamera, cep telefonu vs. gibi artık rahat ulaşılan araçlarla “soyut” kategoride mallar üreterek geçimlerini sağlıyorlar. Yani bu kategorilerdeki işleri gerçekleştirmek, iPhone’un kendisini değil ama içindeki bir mobil uygulamayı yapmak için çok gelişmiş fabrikalara, kolay sahip olunamayacak üretim araçlarına ihtiyacımız yok. En önemli girdi burada zaman, emek ve ilgili konudaki uzmanlık…[2] Ayrıca özellikle bilgisayar alanında açık kaynak ve dosya paylaşımı gibi kültürlerin zaten var olduğu ve sıkça kullanılageldiği düşünüldüğünde bu alan üretim araçlarına ulaşmanın en kolay yollarından birisini içinde barındırıyor. Ayrıca en üretken kapitalist firmaların da halihazırda bu alanda iş yaptıklarını düşününce uzun vadede de bu sektörlerin ekonomik canlılıklarını sürdüreceklerini düşünebilir ve bu alana yönelik üretim birimleri oluşturabiliriz.

Dolayısıyla tablomuzda bahsettiğim alanlarda üretim kooperatifleri kurduğumuzu varsayalım. Mesela bir yazılım ofisi, bir grafik tasarım ofisi, çeviri kooperatifi, hizmet sağlayan bir çağrı merkezi vs. kurduğumuzu ve bunları da mümkün olduğunca birbirine bağladığımızı düşünelim.

Sermaye girdisi sağlayan ve kar etmeleri beklenen bu üretim birimlerini ve para akışını simgeleyen okları yeşil olarak kullandım. Birimler arasındaki bedelsiz hizmet değiş tokuşlarını da mavi olarak gösterdim:

Bu ofisler birbirleriyle koordineli çalışarak bizzat kapitalizme iş yapmalılar, çünkü bu ofislerin görevi temel ürünlerin üretimi için gerekli olan sermaye girdisini bizzat kapitalizmden elde etmek. Kapitalist şirketlerin mevcut durumun farkına varıp bu işletmelere iş vermeyeceğini varsayabiliriz, ki bu göz önünde bulundurulması gereken bir durum.

Bu riske karşı önerim satış ve örgütlenme olarak iki ayrı “yüz” tasarlanması yönünde. Örgütlenme alanı olarak arka-yüzde üretim aygıtının demokratik yapısı ve iç işleyişi tüm üyelerin kararına ve müdahalesine açıkken, satışa ve pazarlamaya yönelik ön-yüzde ise kooperatif, birlik tarzı isimlerle değil de profesyonel şirket görünümünün oluşturulması düşünülebilir. Çalışma kültürü müsait olan ve hatta üretim birliği olmanın avantajlı olacağı sektörlerde bu ön-yüz, arka-yüz yapısını oluşturmaya gerek kalmayıp, direkt olarak şeffaf bir yapı oluşturulabilir. Hangi sektörlerde ne tarz bir yapı kurulması gerekliliği (kooperatif, şirket, dernek, vakıf vs.) müşteri tarafı ve işkolunun yasal yükümlülükleri de göz önünde bulundurularak bizzat işi üretenlerin demokratik mekanizmasıyla karar verilebilir.

Kapitalizmden sermaye çekmeyi amaçlayan üretim birimleriyle, karşılayamadığımız ama nihai amacımız olan üretim birimlerini şemaya aşağıdaki şekilde yerleştirdim: [3]

Tüketim Kooperatifleri

Halihazırda temel nitelikli ürünler üreten birimlerin yanına yüksek nitelikli ürünler/hizmetler üreten birimlerimizi kattığımız noktada sıra tüketim kooperatiflerini de tabloya yerleştirmeye geldi. Tüketim kooperatifleri temel nitelikli işlerle yüksek katma değer sağlayan işler arasında bir köprü olma amacıyla devreye giriyorlar. Temel nitelikli ürünleri üreten birimlerin mallarını ihtiyaç sahibi olan kitlelere daha uygun fiyata sağlama veya mümkünse dağıtma işlevine sahipler. Ayrıca temel ürünleri üreten birimler için devletin üstlenmesi gereken sübvansiyon görevini de güçleri yettiğince gerçekleştirebilirler. Bunun için nitelikli ürün/hizmet üretimiyle kapitalizmden aktarılan sermayeyi alt tarafa doğru taşımaları gerek.

Tüketim kooperatiflerini ihtiyacın analiz edilerek planlanmasının küçük bir versiyonu olarak görebiliriz. Yani tüketim kooperatifleri mevcut yapı içinden talep toplayıp, talebi olabildiğince öngörmeye çalışıp, bu talepleri temel nitelikli ürünleri üretenlere aktarmayı hedefliyor. Bu üretim birimleri de ürünlerini tüketim kooperatifleri aracılığıyla öncelikle yapının beyaz yakalı tarafına bilabedel veya ucuza veriyorlar. Sonrasında kalan ürünü de piyasa fiyatlarının altında ihtiyaç sahiplerine duruma göre bilabedel ve olabildiğince ucuza veriyorlar. Tüketim kooperatiflerini son tüketiciye hizmet veren Bim, A101 gibi market ağları gibi düşünebiliriz. Tabi burada kar sağlama odaklı değil de bölüşüm odaklı bir mekanizmanın esas temeli oluşturması yapımız için önemli.

Tüketim kooperatiflerinin diğer bir işlevi de sistem içindeki üyelerin ve üretim birimlerinin dışarıdan olan ihtiyaçları için de talep toplaması ve toplu alım yaparak fiyat avantajı sağlamak olmalıdır. Sadece üretim değil tüketim ilişkilerinin de dönüştürülmesi gerektiğinden mütevellit reklamlara ve algı yönetimine dayalı tüketim ideolojisinin yerine ekolojiyi, emeğin çalışma koşullarını, gıda güvenliğini merkeze alan bir tüketim anlayışı ortaya koymak için hem üretimde hem de satınalma süreçlerinde çabalamak gerekmektedir.[4]

Bu noktada tersi bir durum da gerçekleşebilir ve hatta gerçekleşmeli. Yani beyaz yaka tarafındaki yapımız da temel nitelikli ürünleri üretenlere destek olabilmeliler. Sözgelimi ürünlerin satılması, dağıtımı vs. için bir web sitesi, etiketler, kurumsal kimlik oluşturma gibi grafik hizmetler de diğer üreticilere sağlanabilir. Bu noktada üretim birimlerini çerçevelendirip ve kapitalist pazarla ilişkisini de çizmekte fayda var:

Dikkat ederseniz kapitalist pazara mal ve hizmet satarak içeri para ve kaynak girişini sağlamak ilk adımken, ikinci adım da emek pazarından bu tip kurguya girmek isteyen kişilerin de ortak olarak dahil edilmesi oldu. Burada ortaklıktan kastettiğimiz sermaye girişinden öte emek/zaman verebilecek olan kişilerin sisteme dahil edilmesi. Yani işçileri emeklerini kiralamak yoluyla sistem içine almaktan çok ortak haline getirerek sisteme katmaktan ve dolayısıyla sistemden geçinen ve katkı sunan insan sayısını arttırmaktan bahsediyoruz.

Proudhoncu Banka ve Kademelenme

Benzer bir öneriyi Proudhon’un yapması nedeniyle[5] Proudhoncu Banka olarak adlandıracağım finansal aygıt aslında mekanizmamızın sermaye birikiminin toplandığı kasayı temsil ediyor. Bu aygıt özellikle beyaz yaka tarafında üretilen mal ve hizmetlerin satışından elde edilen geliri -işi yapan paydaşların haklarını aldıklarının dışında kalan belirli bir yüzdeyi- kasada biriktirip, tüm üretim mekanizmasındaki paydaşların kararıyla alınan yeni bir alana veya mevcut bir işin gelişimine harcamalarını sağlıyor.

Bu noktada oyunun nasıl oynanacağına yapıdakiler karar verir. Bazen hatalar yaparlar, bazen de doğru olduğu anlaşılan kararlar ortaya çıkar. Benim şahsi önerim belirli işleri daha iyi kılmaya yönelik yatırımlara yüklenmenin mantıklı olabileceği kadar (sözgelimi artık “iç-kamusal” bir fonksiyon taşıyan, paylaşımlı üretim araçları olan bilgisayarlara yatırım yapmak gibi), kesişim kümelerinde destek sağlayacak, işi ağ şeklinde geliştirmeye yarayacak türde yatırımlar da düşünülebilir. Mesela hem çeviri ofisini hem grafik tasarım ofisini birbirine bağlayacak bir yayınevi ve belki de bunun maddi yatırımı olarak makineleriyle birlikte ozalitçi/matbaa açmak gibi… Esas önemli olan hem ağı derinleştirmek hem de geliştirmek. Yine mantıksal önerim başlangıçta sermaye girdisini arttıracak olan soyut emek nesnelerinin üretimini sağlayacak ürünlere yönelmek olabilir.

Dolayısıyla hem yüksek nitelikli ürünlerin üretim araçlarını biriktirmek ve bunu içerideki paydaşların kullanımına açmak, hem de temel nitelikli ürünlerin üretim ve dağıtımını demokratik aygıtlarla yapmaya çalışmak sistemin temelini oluşturuyor. Aşağıya bazı ilişki ağlarını ekledim. Bu çerçevede yavaş yavaş sermayenin birikmeye başladığını öngörebiliriz. Bilgisayar işlerinin fiziksel altyapısını sağlayan server/hosting şirketi/kooperatifi, matbaa ve yapılan tüm işlerin kapitalist pazar içindeki payını arttırmaya yönelik reklam tanıtım/pazarlama şirketi/kooperatifi kurmak ilk aklıma gelenler…

Üst taraftaki kurumları kapitalizmden para çeken kurumlar olarak kategorize ediyor ve sermaye gereksinimine göre emek, teknoloji ve üretim aracı ihtiyaçlarına göre yukarıya doğru kademelendiriyorum. Üst tarafın esas fonksiyonunu parayı kapitalizmden çekip, elde edilen artık değeri Proudhoncu Banka’ya aktarmak olarak tanımlayabiliriz. Topluluğun demokratik karar alma mekanizmasıyla merkezi olarak yönettiği Proudhoncu Banka, pazardan çekilen artık değeri alınan kararlara göre iş alanlarını yaymak/ derinleştirmek veya temel üretim alanına kaydırmak fonksiyonunu görüyor. Ayrıca bu yapıyı zor durumdaki üyelere faizsiz kredi/hibe sağlayan bir yapı olarak da işlevlendirmek mümkün, yani bu bankanın sistemin sosyal işlevlerinin de finansal karşılayıcısı olduğunu söyleyebiliriz.

Kademelendirme anlayışını hizmet işlerinde yukarı doğru sıralarken esas amacın altta yer alan temel ihtiyaçlar kısmını çözmek olduğunu da unutmamak gerekmektedir. Yani aslında üst kısmın büyütülmesinin sebebi alt kısım için olan reel ihtiyaçları karşılamaktır. Bu çerçevede meclisin alacağı kararlarla günden güne arazi, tarım ekipmanı, yapı ekipmanı, temel ihtiyaç makinaları vs. gibi sermaye gerektiren araçları toplamak esas amaç olmalıdır.

Tek hücreli canlımız geliştikçe ve yeni hücreler edinip uzmanlaşma eğilimleri gösterdikçe belirli konfederatif yapılar ve fonksiyonal hiyerarşiler geliştirebilir. Yani sözgelimi domates, biber, patates üreticileri “Gıda konfederasyonu” çatısı oluşturulup buraya dahil edilebilir. Benzer şekilde sermaye girdisini arttırmak için domates üretimi> salça üretimi> domates suyu üretimi gibi birbiriyle ilişkili, daha derin üretim hatları kurulabilir. Bu anlamda sadece üst tarafta değil, temel ihtiyaçlar alanında da belirli bir sermaye girdisi kademelendirilip, buraların da kapitalist anlamda verimliliği arttırılabilir.

Bu noktaya gelinebilirse eğer sistemdeki mevcut işleyişleri birbirine bağlayacak raporlar yayınlayacak ve verimi arttıracak çalışmalar yapabilecek mühendis ağları kurulması işlevsel olacaktır. Türkiye’nin bu konuda TMOBB gibi birlikleri içinde barındıran görece güçlü bir örgütlülük ağı sunması açısından avantajlı bir konumda olduğunu söyleyebiliriz. Benzer şekilde yapıya geleneksel işçi örgütlenmeleri olarak sendikaları da dahil edebilecek çerçeveler oluşturulmalıdır.

Belirli Fonksiyonlarda Uzmanlaşmış Ara Kurumlar

Üretim ağının verimliliğini arttırmaya yönelik bir diğer yöntem de ortak üretim ve hizmet unsurlarının bu alanlarda uzmanlaşmış ara kurumlarda toplanmasıdır. Ayrı üretim birimlerine üretim araçları sağlayan, bu araçların zaman planını yöneten, Leasing şirketi tarzında üretim aracı sağlayıcı/planlayıcı bir kurum oluşturulması ağın maliyet kalemlerini rahatlatmasının yanı sıra ekolojik hassasiyeti açısından önem taşıyacaktır. Ayrıca lojistik, depolama hizmeti sağlayan bir üretim birimleri de belirli fonksiyonları geliştirme, ucuzlatma ve kapitalizme karşı rekabet avantajı sağlamaya başlayabilir. Bu uzmanlaşmış ara kurumlar kuruluş aşamasında Proudhon’cu banka tarafından finanse edilerek ve gerektiğinde finansal destekle yürütülerek tüm üretim birimlerine avantaj sağlamayı hedeflerler.

Benzer şekilde satış, marketing ve pazarlama fonksiyonları da bir üretim birimi olarak tanımlanabilir. Yapıda bulunan özellikle kademesi yüksek üretim birimlerinin ana fonksiyonu kapitalizme yönelik üretim yapmak ve buradan içeriye gelir getirmek olduğunu düşünürsek bu birimlerin satış ve pazarlama işlevlerine sahip olmaları gerektiğini de görürüz. Satış ve pazarlama faaliyetlerinin de ortak bir yapı içine yerleştirilmesi de düşünülebilir. Bu birimin kapitalist sistem içerisinde satış, pazarlama gibi alanlarda çalışan kişiler için bu üretim ağına örgütlenmek konusunda bir çekicilik unsuru oluşturacağı da düşünülebilir. Satış pazarlama alanı mevcut solun ve sendikal mücadelenin belki bir tercih, belki de yapısal olarak pek örgütlenmediği/örgütlenemediği bir alan. Belki bu şekilde bu alanlarda çalışan emekçi kesimlere bir alternatif ve somut bir politika önermemiz mümkün hale gelecektir.

Para Konusu

Kurgumuzda kapitalist pazarla kurulan zorunlu ilişki gereğince içeriye para aktarıldı. İçeri aktarılan paranın ekonomik ağımızın henüz üretemediği tüketici ihtiyaçlarının ve üretim araçlarının temin edilmesi için topluluk kararıyla kullanılması gerekiyor. İyimser senaryomuzda ağ genişleyip derinleştikçe dışarıdan gelen paraya ihtiyacın azalacağını umabiliriz. Yine de sistem içerisinde bizim “dış para” adını verdiğimiz kapitalist paranın, sorunlu ve eşitsiz yapısını sistemimizin içine sokmaya başlayacağını en iyimser senaryoda bile öngörebiliriz.

Öncelikle paranın bir değişim aracı olarak akıllıca bir icat olduğunu söyleyebiliriz. Yani gelecekte de kaynakların kıt olduğu herhangi bir ekonomik modelde, yani kişilerin/birimlerin her şeye sahip olmadıkları her durumda basit ve pratik bir değişim aracı olarak kullanılacağını varsayabiliriz. Esas sorun bizi her gün koyunlarla, buğdayları yanımızda taşımaktan kurtaran bu aracın kapitalizm içerisinde paradan para kazanılmasına vesile olacak şekilde evrilmiş olması. Mevcut finans sisteminin verdiği imkanla artıdeğeri içine hapsederek kendi kendini üretmeye meyilli ve adaletli dağıtıma imkan vermeyen bu “dış-parayla” sadece basit bir değişim aracı olan “iç-para” arasında ayrım koymak gerekiyor. Dış-paranın içeriye girmesi ve kullanımı üretim ağımızın içindeki dengeleri ulusal ve uluslararası kapitalist pazara enflasyon, deflasyon vs. gibi nedenlerle iyice bağımlı hale getireceği için önemli bir sorun oluşturacaktır.

Dolayısıyla dış-para/ iç-para ayrımına gidilmesi, kapitalist pazarla yapılan ticaretin -zorunlu olarak- bu parayla yönetilmesi, ama içerideki hizmet ve ürünlerin değişiminin, dağılımının iç-para diyebileceğimiz paradan para oluşmasını önleyen bir sistemle gerçekleştirilmesi gerekmektedir. İşçi sınıfının kendi parasını yapıp yaygınlaştırması yönündeki çabaları 19. yüzyılda Owen’cı kooperatiflerde ve Emek Pazarları (Labour Exchanges) gibi işçi sınıfı pazarlarında görmüştük. O zaman kullanılan yöntem emek bonosu tarzındaki özel paralarla değiş tokuş işlemlerinin gerçekleştirilmesiydi.[6] Sonraki dönemlerde bono ve “bank-not “mantığı ortadan kalkıp para ulusal merkez bankaları aracılığıyla ulusal sınırlar içinde sunulan merkezi bir araca dönüştürüldü.

Neyse ki 21. yüzyılda para teknolojileri açısından daha şanslı olduğumuzu söyleyebiliriz. Bitcoin’in bir Ponzi şeması olup olmadığı konusundaki spekülasyonları geçip altyapıya ve bu altyapının sunduğu olanaklara odaklanırsak, Blockchain altyapısının bu tarz adil bir para oluşturma yönünde bir fırsat sunduğu söylenebilir. ”Zamanla bozulan para”, “son kullanma tarihi olan para” gibi paranın belirli kişilerin elinde birikmesine engel olacak yapısal önerileri bu yeni para altyapısıyla gerçekleştirmek mümkün. Ayrıca paranın kuşaktan kuşağa aktarımı, belirli şahısların elinde birikmesi, faiz gibi belirli dezavantajları üzerinde önceden anlaşılabilecek ve öyle yürürlüğe koyulabilecek, kuralları olan bir para oluşturmak mümkün.

Yerel Yönetimler

Bahsettiğimiz sistemi hayata geçirebilmek için bu konuda istekli olan yerel yönetimlerle ilişkilenmek hem maddi girdiyi arttırmak, hem de sistemimizin etkinlik alanını genişletmek için önem taşıyor. “İzmir modeli” denilen, özellikle Tire Süt Kooperatifi gibi[7] deneyimler ve Dersim Belediyesi’nin yerel seçimlerde kazanılmasından sonra etki alanının daha da genişleyeceğini öngörebileceğimiz Ovacık Kooperatifi gibi deneyimler bahsettiğimiz üretim birimlerinin yerel yönetimlerle sıkı ilişkiler geliştirebildiklerinde ne kadar başarılı olabildiğini gösteriyor. Özellikle AKP iktidarının güç kaybetme eğrisine girdiği bu dönemde, muhalif yerel yönetimlerle sıkı ilişkiler geliştirilmesi alternatif kamusallık anlayışının önünü açacaktır.

Yapımızın kapitalist rekabetin yıkıcılığından olabildiğince korunabilmesi için yerel yönetimlerin sözleşmeli üretim, toplu alım, alım desteği, ekipman yardımı/temini gibi konularda verebileceği pek çok destek bulunuyor. Bu anlamda 70’lerin toplumcu belediyecilik anlayışının günümüzde başarılı olabilmesinin koşullarından birisinin bu yerel yönetim deneyimlerinin alternatif bir üretim ve tüketim biçimi/yapısı oluşturmak için yapılan bu deneylere eklemlenmesinden geçtiğini düşünüyorum. Tablomuzda kapitalizm başlığının içine sisteme sermaye ve hizmet olarak girdi sağlayan yerel yönetimleri de yerleştirdik:

Sonuç

Her geçen gün yeni bir krizle çalkalanan kapitalizmin olası alternatifinin kendisini salt bir karşıtlık, antagonizmanın negatif kısmı olarak oluşturmaması gerektiğini aktarmıştık. Zannımca sosyalizmin “kapitalizm-olmayan”dan öte gerçekten “ne” olabileceğinin, reel olarak nasıl işleyeceğine dair denemelerin, geniş katılımlı akıl yürütmelerin birikimli bir sonsuz döngü içerisinde gerçekleştirilmesi, olası fırsatların değerlendirilebilmesi için bir gerekliliktir. Soyut da olsa bir plana sahip olmak, plansızlıktan her daim daha değerlidir; yoksa şansımız yaver gitse bile her zamanki gibi özne/nesne tartışmasına toslayacak ve “demokrasi” sorunu çerçevesinde konuşmak zorunda kalacağız.

Kapitalizmin alternatifinin ana öğelerinin hem soyut hem de pratik düzeyde ortaya çıkması, bu politik hattın ve pratiğin geniş kitleler nezdinde inandırıcılık kazanmasına da vesile olabilir.

Son olarak bu yapıyla ilgili akla gelebilecek olan bazı eleştirilere dikkat çekmekte fayda var. Yapının üst kademelerindeki üretim birimlerinin kapitalizmle ilişkilenmesinin sistemi özellikle son yıllarda etki alanı genişleyen çokuluslu şirketleşme eğilimi gösteren kooperatifleşmeye doğru itebileceğine dair bir eleştiri yapılabilir. Kooperatif birliğinin kapitalizmle yakın ilişki kurması gereken, içeriye sermaye girdisi sağlayan kısımları için bu risk sonuna kadar gerçektir. Bu riski tanımlamak ve kabul etmek tıpkı sigorta şirketlerinin riski tanımlamaları gibi oyunu oynamanın koşullarından birisidir.

Çokuluslu şirketlerle küçük üreticiler arasında ara bir çözüm sunarak kapitalizme entegre olmak, karını maksimize etmek için taşeron firmalar oluşturmak ve buralarda sözleşmeli çalışanlar istihdam ederek emek sömürüsü gerçekleştirmek, Carl Schmitt’in de eleştirdiği türden gerçek yurttaş /yurttaş olmayan gibi bir ayrıma dayalı bir “üretim/tüketim demokrasisi” kurmak, karı bölüşmemek için üye girişini kısıtlamak veya yeni üyelerle eski üyeler arasında hiyerarşik kategoriler tanımlamak gibi mevcut kooperatiflerde gözlemlediğimiz olası riskler de bu yapıda her daim bulunmaktadır. Aslında bu riskler işin içinden siyasetin hiçbir zaman çıkarılamayacağını ve çıkarılmaması gerektiğini de hatırlatıyorlar.

Nasıl ki sadece siyasal iktidarın ele geçirilmesi stratejisinde üretime ve yönetime dair tepeden inmeci olmak durumunda kalan bir “parti” zorunluluğuyla karşılaşıyorsak, üretim ve tüketim aygıtları kurmaya odaklı yerelci bir ağ stratejisinde de kapitalizm tarafından içerilme riskiyle karşılaşıyoruz. Bu nedenle üretim/tüketim aygıtlarının tabana yayılımı ve sosyalist bir çerçevede tanımlanması meselesi, partinin işleyişinin demokrasisinden ayrışamaz, zaten bundan dolayı da hem siyasal mücadele, hem de üretim/tüketim ağı eşzamanlı örgütlenmeli ve birbirini desteklemelidir.


[1] “Yeni nesil” dememizdeki amaç 60’lı ve 70’li yıllarda devlet eliyle geliştirilen ve desteklenen kooperatif deneyimleriyle, özörgütlülük biçiminde gelişmeye çalışan daha güncel kooperatif deneyimlerini ayırmamız. Yazı boyunca bahsettiğimiz kooperatifler devletin neoliberal politikalar çerçevesinde kendi kamusal görevlerini üzerinden attığı dönemde, bu alanlardaki ihtiyaçları karşılamak amacıyla ortaya çıkan, yerel alanlardan beslenen kooperatifler olarak düşünülmelidir.

[2] Zaten uzmanlığı da özünde sıkıştırılmış zaman ve emek olarak düşünebiliriz.

[3] Burada “alt” ve “üst” tanımını önem açısından değil de temel/temel olmayan şeklinde kullanıyorum. Biraz alt düzey yazılım dili, üst düzey yazılım dili mantığıyla düşünüyorum. Alt düzey yazılım dilleri bilgisayarın donanımına en yakın olan, en temel yazılımları yazmaya yararken (“şu devreye şu kadar volt elektrik gönder” gibi..), üst düzey yazılım dilleri direkt olarak makineyle değil, kendisi gibi ara yazılımlarla mesela işletim sistemiyle konuşur(“Bu dosyayı kaydet” gibi). Yani ikisi de farklı işler için önemli ve gereklidir.

[4] Şemanın daha doğru olması için kapitalizmle tüketim kooperatifleri arasında da sermaye giriş/çıkışına yönelik ok çekilmesi gerekli, fakat şemanın çok karmaşık olmaması ve kafa karıştırmaması için bu çizgiyi çekmedim.

[5]“Bize gerekli olan, benim işçiler adına istediğim karşılıklılık, mübadelede eşlik (equity), kredinin organizasyonudur. Sınırsız kredi, toplumsal sorunun çözüm yoludur. Sınırsız bir banka kredisi sistemi, devlet müdahalesine gerek kalmadan, ekonomik adaleti güvence altına alacaktır.” Kaynak: Tarih ve Toplum, http://toplumsaltarih.wordpress.com/2016/11/02/proudhon-elestirisi/
Not: Proudhon’un sınırsız kredi önerisinin gerçekçi olmadığını ve emekçilerin bankası fikrinin kendi başına uygulandığında oldukça yetersiz olduğunu düşünsem de bu fikri öneren kişi olarak Proudhon’un adını anmamak olmazdı.

[6] AYBAY Rona, Sosyalizmin Öncülerinden Robert Owen: Yaşamı, Eylemi, Öğretisi, Yapı Kredi Yay., İstanbul 2005, s.181-185

[7] Daha geniş bilgi için Krize Karşı Kooperatifler: “Belediyeler ve Kooperatifler Ekseninde Türkiye Tarımında Alternatif Kamusallık Deneyimleri; Olanaklar ve Sınırlar” – Uygar Dursun Yıldırım

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir